|
Avrupa’nın kaybetmeyi göze alabileceği kadar büyük
bir ülke: Türkiye
Türkiye – AB İlişkilerinin neredeyse
yarım asırlık, AB tarihi kadar mazisi vardır;
İlk resmi başvuru, 1959’te Avrupa Ekonomik Topluluğu’na
yapılmıştır.
1963 yılında Ankara Ortaklık Anlaşması imzalanmıştır.
1987 tarihinde Avrupa Topluluğu’na tam üyelik
başvurusunda bulunulmuştur.
Tam üyelik müzakereleri açısından yeterli görülmeyen
Türkiye Cumhuriyeti için, “Matutes Paketi” olarak da
bilinen bir işbirliği programı geliştirilmiştir.
Türkiye, 1995 yılında imzalanan ve 1996’da yürürlüğe
giren Türkiye - AB Ortaklık Konseyi kararı ile Gümrük
Birliği’ne katılmıştır.
1997 Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin üyeliği
konusunda bir karar çıkmadığından, diyalog Türkiye
tarafından tek taraflı olarak kesilmiştir.
1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylık statüsü
“resmen ve diğer aday ülkelerle eşit koşullarda”
tanımlanmıştır.
Yol haritası (ev ödevi) niteliğindeki “Katılım Ortaklığı
Belgesi” 2000 yılında kabul edildi.
2001’de hazırlanan “Ulusal Program”, T.C. Mevzuatı’nın
AB Müktesebatı ile uyumlandırılması çalışmalarını
tanımladı.Gerek Katılım Ortaklığı Belgesi, gerekse
Ulusal Program revize edildi.
2004 Brüksel Zirvesi’nde, tam üyelik müzakereleri için
tarih verildi: 3 Ekim 2005.
3 Ekim 2005 müzakerelere resmen başlandı.
Türkiye de AB ilişkileri sürekli sorgulanan ama
vazgeçilemeyen bir süreçdir, son 40 yıldır. Zaman
zaman AB ne katılıma karşı çıkılmıştır. Bu şekilde
birlik olunmaz, bu teslimiyettir naraları
atılmıştır, hala atılmaktadır.
Bu serzenişlerin sebebi AB sürecinin, batılılaşma
serüveninin halkı biçimlendirmek için kurgulanmış
bir akım olarak algılanmasındandır. Oysa
seçenekten
öte bir gerçek olan bu süreçte halkın bir özne olması
yönünde çaba sarf edilmesi daha yerinde bir tutum
olur.
Batılılalaşma onlar gibi olmak
değil oralarda var olan evrensel değerleri benimsemek
olarak algılanmalı.
“Neleri kaybedeceğiz” gibi
negatif bir kurguya sahip tavırlar yerine , “biz
ile neler kazanacaklar” gibi pozitif ve katılımcı
tavırlarla yeni dünya oluşumunda belirleyici olmamız
tarihimizin ve kültürümüzün bize yüklediği bir görev
ve hak olarak algılanmalı.
Türkiye coğrafyası ve birikimi ile büyük bir ülke, hem
de Avrupa’nın kaybetmeyi göze alabileceği kadar
büyük bir ülke. Evet büyüklüğümüz birliğe katılımı
zorlaştırıyor… Nitekim Avrupa bu büyük ülkenin
kendine ortak olmasını, ortadoğuya komşu olmasından
kaynaklanan güvenlik sendromunu da gündemde tutarak
ötelemek istemiyor da değil.
Öte yandan Avrupa, Türkiye’nin müzakerelere kabulü
için son kararı verirken gösterilen performans
karşısında etkilendiğini defalarca telaffuz
etmiştir. Türkiye’nin medeniyetlerin ittifakı
argümanını ve tek kültürlülük eleştirisini içini
doldurarak ve inanarak gündeme taşıması hem
bizimle Birliğin ilişkilerini hem de Birliğin
kendi geleceğine ilişkin kararlarını etkilemiştir.
Türkiye nin seslendirdiği AB bir
Hıristiyan kulübü mü olacak sorusu Birliğin vizyon
tanımını değiştirmiştir. Türkiye’nin daha önce sıkıntı
olarak görülen doğulu tarafı cazibemiz olmuştur.
Aslında toplumlar içinde, bireyler içinde özgüvenle
verilen her kare bir enerji ve cazibe oluşturmaktadır.
Ne kadar kendimize güvenirsek o kadar yakışıklı yada
güzel olur fotoğrafımız…
Esas gücümüz karşımızda ki ne istiyorsa onu kabul
etmekte değil ne isek onu ifade etmektedir.
Son yıllarda Türkiye medeniyetlerin ittifakı tezi ile
kendini doğru ifade ederken bir kere daha gücünü
görmektedir ve göstermektedir…
Barışık ve yeni kalın….
A.
USLU
|