|
KÖY
KÖPRÜSÜNÜ ANKARA YAPTIRACAKSA
BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜNÜ KİM YAPTIRACAK ?
Yaşadığımız çağda
her alanda baş döndürücü gelişmeler ve ilerlemeler
görülmektedir. İletişim çağı olarak nitelendirilebilecek
bu dönemde Dünyada ki her türlü olaydan kısa sürede
herkes haberdar olabilmektedir. Böylece gelişmiş
ülkelerde devletin ve yerel yönetimlerin vatandaşlarına
sunmuş olduğu kaliteli ve nitelikli kamu hizmetleri,
diğer ülke insanları tarafından da bilinmekte ve talep
edilmektedir. Bu durum her merkezi yönetimin hem de
yerel yönetimlerin halkın talepleri doğrultusunda daha
çok hizmet ve daha çok yatırım yapmalarını
gerektirmektedir. Sonuçta yerel yönetimlerin harcamaları
her geçen yıl daha da artmaktadır. Yerel yönetimlerin
gelir ve giderleri arasındaki dengeyi optimum noktada
tutmak çok zor bir duruma gelmiştir. Benzer nedenlerle
yerel yönetimlerin merkezi yönetimle başta mali ve
yönetimsel olmak üzere tüm boyutlarının yeniden ele
alınarak yapılandırılması hep gündemimizi işgal
etmiştir.
Bugünkü işleyişten hem
halk hem de yöneticiler memnun değildir. Aşırı
merkeziyetçilik, yerel yönetimlerde kaynak sıkıntısı,
merkez yerel yönetim ilişkileri, sistem tıkanıklığı hep
tartışıla gelmiştir.
Merkezi yönetimin her
türlü yetkiyi tek başına kullanma eğiliminde olması
başka bir ifadeyle merkezin ayrıntılara kadar inen
bağlayıcı kararları ve gözetimi, taşrada görev yapan
idarecileri yalnızca merkezin “emir ve isteklerini”
yerine getiren memurlar konumuna sokmuştur. Halka karşı
değil merkezi yönetime karşı sorumlu idareciler, yerel
şartları değil merkezi yönetimin tercihlerini göz önüne
almaktadırlar.
Ankara bir
memurun atanmasından yer değiştirilmesine, bir köy
yolunun asfalt kaplanmasından otoyol yapılmasına, köy
köprüsünden Boğaziçi köprüsüne kadar, her konuda tek
yetkilidir. Merkezi yönetim bu yapısıyla etkinliğini,
hızını ve verimliliğini kaybetmiştir. Ülkemizdeki bu
merkeziyetçi sistem devletin anayasal işleyişini de
bozmuştur. Yasama organı asli görevinin yerine, fiilen
yürütme görevini hükümet ve bürokrasiyle paylaşmış
durumdadır.
Her türlü kararın
merkezden alındığı bu modelde, kilitlenen işleri çözmek
için halka yakın kişiler olarak Milletvekilleri devreye
girmiştir. İşlerin hızlanması için Valiler, Kaymakamlar,
Belediye Başkanları, Muhtarlar sık sık Ankara’ya gidip
gelmek zorundadır. Böylece Milletvekilleri ağır iş yükü
ve sorunlar altında yasama faaliyetleri ile ilgilenemez
duruma gelmişlerdir. Milletvekilleri taşra ve merkez
bürokrasisiyle çatışma hatta kavga etme durumunda
kalmaktadırlar. Bu durum hem bürokratik yapının hem de
siyasal yapının işleyişini bozmaktadır. Yetkisiz ve
sorumsuz politikacılarla yetkili ve sorumlu bürokratlar
arasında adeta örtülü bir savaş yaşanmaktadır.
Bir yöredeki
yerel hizmetlerin başkentteki politik pazarlıklar
sonrasında kararlaştırılması, toplumsal sorumluluk,
hesap verme ve demokratik katılım ilkelerine aykırıdır.
Halktan uzak karar verilince halka karşı sorumlulukta
azalmaktadır. Merkezdeki karmaşık bürokrasi içende hesap
sorulabilecek muhatap bulabilmek de zaten mümkün
değildir.
Sınırsız bir
özerklik kamu hizmetlerinin görülmesinde birlik ve
ahengi bozabilir. Birliği sağlamak, yerel yetki
sınırlarının aşılmasını önlemek gibi amaçlarla merkezi
yönetim yerel yönetimler üzerinde gözetim ve denetim
uygular. Bu denetim ve gözetim yetkisi idari vesayet
denetimi olarak isimlendirilir. Türkiye’ de merkezi
yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetimi
-
atanmışların sürekli bekçiler olduğu,
-
seçilmiş
yerel yöneticilerin siyasi kayırmalar yapacağı,
-
yeniden
seçilme kaygısı nedeniyle yerel güçlerin etkisinde
kalınacağı,
-
yerel
çıkarların ulusal çıkarlara ters düşebileceği gibi
sebeplerle,
ağırlaştırılmıştır.
Yerel yönetimlerin bu gün başlıca gelir
kaynağı merkezden aktarılan ödeneklerdir. Mali kaynaklar
açısından yalnızca merkeze bağlı yerel yönetimler,
iktidar partisinden farklı siyasi bir partilerden
olunca, bu denetim yetkisi zaman zaman zulüm makinasına
dönebilmektedir. Mahalli idareler çeşitli kanunlarla
garanti altına alınmış vergi, resim, harç, ücret ve
benzeri öz mali kaynaklara kavuşturulmadığı sürece, 1982
Anayasasının ifadesiyle görevleriyle orantılı gelir
kaynakları sağlanmadığı sürece, özerk ve demokratik bir
kimliğe kavuşması zor gözükmektedir.
ATAY USLU |